Allah ile olduktan sonra ölüm de, ömür de hoştur..
DÜNYADAKİ İLK GÜZELLİK ÖMRÜNÜZ OLSUN…
Nurcan Fettahoğlu
ŞART OLSUN KİLOSU SEKSENE GELDİ / KASTAMONU HİKAYESİ
Taşköprülü Hafız Ağa, bir Hıdrellez günü(6mayıs) karısı Hafız Ana’yı karşısına aldı:
-Kız Hafız, geçen Hıdrellezde söz verdiğim kuzuyu bu gün alıyom! dedi.
Hafız Ana, kırkını bitirmiş, etine dolgun, dindar bir kadındı.
- Canım Hafız Ağa bu kuzu işi de bir sakız oldu ağzına senin!
- Yok, şart olsun ki bu akşam alıyom kız!
Gerçekten de Hafız Ağa karısına verdiği sözü ilk defa tutarak Taşköprü’nün kuzu pazarına çıktı. Elleri arkasında bir sürüden öteki sürüye geçerek bir tanesini gözüne kestirmeye çalıştı. Köylüye sordu:
- Ağa kaça bu kuzu?
- Altı lira Hafız Ağa!
- Eh eşek mi satıyon len? Şimdi eşekler altı lira ediyor
Köylü: Ne diyon sen Ağa ne diyon? Goç bu goç, üzerine binde çaydan geç!
Ulan bu alt tarafı kuzu be! Olacağını söylede alalım şunu!
Hafız Ağa, kuzuya dil döken bir kurt gibi bunları söylüyor, bir taraftan da kuzunun gerçek değerini hesabediyordu. Elleri kıçında sallana sallana biraz ileri doğru yürüdü, çobana(köylüye) doğru dönerek:
Paramız çıkışmıyo Ağa fazla istiyon fazla!
Vakit akşamdı. Çoban sürüyü tolayıp gitmek istiyordu.
İyi ama Hafız Ağa sen ne veriyon bakalım? Hiç değeri yok mu bu malın?
Ağa, bir üç lira var sana! Akşam akşam Hafız Ağanın helal parasını alıver haydi!
Uzatmayalım. Hafız Ağa, vur aşağı vur yukarı on beş kiloluk bir kuzuyu dört liraya aldı. Boynuzlarında bağlayıp eve çekti geldi.
Kız Hafız aç kapıyı aç!
Hafız Ana akşam namazı abdestini almaya hazırlanıyordu.
Demek alıverdin Ağa öyle mi?
Tabii kız! Sen bir duvar dibine çekiver hele şunu, ben komşulardan yonca getirmeye gidiyorum.
Pek ala kuzu alındı ama, bir de kuzunun kesimi vardı.İşte Hafız Ağa bunu hiç düşünmemişti. Acaba kime kestirse… İlyas’ın kör İsmail ne güne duruyordu. Hafız Ağa’nın elide büyümüştü. Hafız Ağa Taşköprü’de kuzu kestirmek için para verecek değildi ya… Ağa, o akşam karısıyla İsmail’e haber gönderdi. Ertesi sabahta İsmail oğlan elinde kendi bıçağıyla geldi. Kuzunun kanı bahçenin kenarına akıtıldı. Bu iş kaşla göz arasında bitti.
Hafız Ağa bu sırada etin kilosu için ne kadar ucuza mal olduğunu düşünüyor ve keyifleniyordu.
Fakat şu Hafız Ana’ya da bir bakın hele canım!
Ağa İsmail kuzuyu kesti ya!
Kesti!
Eh eli boş göndermek olmaz!
Ne yapacakmışız yani Hafız Ana! İlyas’ın oğluna bir de para mı verelim yani?
Ama Ağa, para vermesek de yemeğe alıkoyalım. İsmail de seninle yiyiversin.
Kız Hafız, etin kilosu kırkı aşarsa ne yapacağız? Bilseydim böyle olacağını kasaptan hazır et alırdım.
Aman, ayıp olur vallahi Hafız Ağa! Konuya komşuya kuzu eti yollamasak da olur ama İsmail’i bırakmaz olmaz.
Hafız Ağa şöyle bir düşündü. İsmail yemeğe kalacak olursa etin kilosu kaça gelir? Fakat Hafız Ana’nın ısrarına dayanamadı.
İsmail oğlum hişşşt! Elini yıka da yukarıya gel!
İsmail’den önce yukarıya çıkıp tepsi başına İsmail’den daha önce kendi fırladı. Yemekte ne var ne yok görecekti. Odaya girer girmez yemek sinisinin az ötesinde, köşeye bırakılmış bir tepsi ‘kıvrım tatlısı’ gözüne ilişti. Hemen tatlıyı sedirin altına sürdü sürmedi ki İsmail kapıdan göründü.
Ooo buyurun! Buyurun! Sıkılma oğlum sıkılma! İsmail burası da senin bir evin sayılır. Çorba nasıl oğlum? Oh! Oh! Oh!… Hafız Ağa hem bunları söylüyor, hem de börekli çorbaya kaşık sallıyordu.
İsmail, sıkılgan sıkılgan tepsinin bir köşesine ilişmiş, çorbaya iki üç kaşık atmıştı ki çorba bitiverdi. Çorba tası alındı, yerine börek ızgarası(közde pişirilmiş) komdu. Hafız Ağa:
Ye emminin aslanı ya! Allah aşkına ye! Et giren yere dert girmez oğlum!
Hafız Ağa, hem öyle söylüyor, hem de börek ızgarasını atıştırıyordu.
Bu sırada beyaz başörtüsü ile Hafız Ana gözükür. Hafız Ana, kıvrım tepsisini aramaya başlıyor. Hafız Ağa da İlyas’ın kör İsmail’in yediği böreklerle etin kilosunun kaça geldiğini hesaplıyordu. Üstelik Hafız Ana’nın elinde bir paket
Oğlum İsmail! Giderken şu ciğeri de annene götürüver!
Hafız Ağa bunu görünce içi iyiden iyiye eridi. Kendi kendine iyi ki şu kıvrım tepsisini sakladım dedi.
Hafız Ana’nın gözleri bir sağda bir solda dolaşıyor, kıvrım tepsisini arıyordu.
Ağa, ya kıvrım tepsisi nerede?
Hafız Ağa, kaş, göz işaretiyle maksadını anlatamayınca sedirin altını göstermeye mecbur kalır, ağzındaki baklayı çıkarır.
– Kız Hafız! Bırak Allah aşkına, hani ne derler ona, dışarıda etin kilosu kırka,’ŞART OLSUN BİZDE SEKSEN KURUŞA GELDİ.’
**********************************************************************

Bazen hep düşünürüm, neden bu hayat bu kadar çilekeş diye.
Neden doğru dürüst bir yaşam yok!
Neden tam bir mutluluk yok.
Oysa yaşam sınırlı..
Er ya da geç sonu belli.
Ne kadar uzun yaşasanda ne kadar çok hükümdarlık sürsende yine de nafile.
Oysa bu gerçeği insanlık tarihinden bu yana biliyor.
Biliyor ama yine de aynı tas aynı hamam havası.
O kadar çok gelmiş geçmiş büyük düşünürler, tarihe yön verenler olmuş ama hayata dair bir şeyler boş kalmış sanki.
Yaşantımızın büyük bir alanını olmaması gereken boş işler doldurduğu için mi bu kadar bozuk bu düzen?
Neden kimi zaman insanın elinden hiç bir şey gelmiyor?
Neden kötülük devam ediyor?
Vurgunlar, soygunlar, hırsızlık, üçkağıtçılık, haram para gibi bir çok şey eskiden olduğu gibi devam ediyor.
Neden hileyle gemisini yürütenlere kaptan deniyor?
Neden bazen kötülükte kazanıyor?
Neden iyilikten maraz doğuyor?
Oysa o kaptan hakkıyla değil hileyle kazanmış, hak etmemiş kaptan olmayı.
Aşağıdaki öykü insanın önce kendini tartması, kendisiyle hesaplaşmasını çağrışım yaptırdığı için paylaşmak istedim. İster inanın ister inanmayın, dinsel inançlar bir yana, sadece içinde güzelliğe bir örnek olduğu için paylaşıyorum. Çünkü toplumun temizliği ve düzeni bireyin temizliğinden geçiyor. Ancak temiz bireylerle toplumun mutluluğu sağlanıyor. Kalabalık alanların ortasında tek bir bireyin çıkardığı kötü bir olay bütün insanları etkiliyor.
“Bir şehrin en zengini öldügünde, tellallar sokaklara dökülüp; “Ey ahali”, diye bağırmışlar. “Biliyorsunuz Veli efendi öldü. Bir vasiyeti var. Ahiret hayatına alışabilmek için, kendisine bir günlük yardımcı arıyor. Kim ki, mezardaki ilk gecesini onunla beraber girerse, Veli Efendiye ait servetin yarısı kendisine verilecektir. Ey ahali,duyduk duymadık demeyin.
Tellalların bütün çabasına rağmen kimse bu parlak, fakat korkulu vasiyete kulak vermemiş. Ama sonunda, şehrin en fakir sırt hamallarından birisi çıkmış ortaya. Adamcağız bakmış ki, hayatta zaten sırtındaki küfesinden ve ipinden başka bir şey yok. O halde “hamal olarak yatıp, ertesi sabah zengin olarak kalkarım” diyerek razı olmuş. Genişçe bir mezara,iyice kefenlenen zengini ve yanına hamalı yatırmışlar.Az sonra sual melekleri gelmiş “İkisi de bize emanet” diye konuşmuşlar.”Zengin nasıl olsa kalacak, şu hamaldan başlayalım.”
Sormuşlar,”Dünyada malın mülkün var mıydı?”
“Alay etmeyin” demiş, hamal. “Sırtımdaki küfeden ve ipten başka hiç bir şeyim olmadigini siz de bilirsiniz.”
“Peki”, diye eklemiş melekler, “O ipi ne karşılıgında aldın? Sonra küfeyle ne iş gördün de nasıl elde ettin?”
Anlatmış hamal; “Beş kişinin malini 10 kuruşa taşıdım. İkisini yedim, sekizini sakladım. Ertesi gün de aynı işleri yaptım. Yemedim içmedim, ucuza taşıdım ve bunları aldım.”
Melekler, “Çık”, demişler, çık. Olmadı. Hasan Efendiden aldığın para, hak ettiginden çok düşük. Biz ondan bunun hesabını soracagız. Mehmet Efendiyle de ucuza anlaşmış ve ucuza taşımışsın.”
“İyi ama”, diye cevaplamış hamal, “Hakettiğim parayı isteseydim, bana taşıttırmazdı. Taşıttırmayınca da aç kalırdım.”
“O bizim işimiz” demiş melekler, “Nasıl olsa buraya o da gelecek.Biz senin adına ona sorarız.”
Melekler, hamal`ı sıkıştırmaya devam etmiş.
“Söyle bakalım, aldıgın paranın kaçını yedin, kaçını sakladın?”
“On kuruş aldıysam, yarısını sakladım. İki kuruş aldıysam, bir kuruşunu biriktirdim.”
“Çık” demiş melekler.”Yine olmadı, hem ucuza taşımışsın, hem de gıdandan kesmişsin.Yani sen, kendi nefsine zülmetmişsin. Nefsine zülmetmek de günahtır, bilmez misin?”
Hamal ne cevap verecegini düşünüp ecel terleri dökerken, sabah olmuş.
Açılan mezardan yukarıya bir bakmış ki, bütün millet orada. Kadı Efendi ve şehrin mehter takımı da kendisini bekliyor. Bir kıyamet ki sormayın.
“Kutlu olsun” demişler.”Bu gece kimsenin yapamayacağı bir işi başardın ama bak artık zengin oldun.”
“Yooo”, diye bağırmış hamal. “İstemem , sizin olsun. Ben, bir iple küfenin hesabını sabaha kadar veremedim, ya o kadar servetim olsaydı, ne yapardım?”(*1)”
Hesabını veremediğimiz çok şey var mı hayatımızda?
Bize kazanç sagladığını sandığımız ama bir zaman sonra kazancın bize mutsuzluk getirdiğini bilemediğimiz gibi.
Ve son günlerde herkes nasılda bilmiş oldu, değil mi?
Herkes herşeyi biliyor!
Her konuda söyleyecek bir sözü buluyor.
Konuyla uzaktan yakından ilgisi olmayanlar ve eğitimini almamış olanlar bile saatlerce nutuk atabiliyor.
Gemi çok kalabalık ama herkes kaptan, tayfa yok.
Yalancı kaptanlar bol.
Kaptancılıkla bir gemi ne kadar güvenli yol alabilir?
Yalancı kaptanların kime faydası olabilir?
Ama gelin görün ki zaman zaman o kaptancılıkları dümende görebilsiniz.
Bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olanlar ne kadar fazlalaşmış.
öyküde anlatılan kurgu bana internet aracılığıyla ulaştığından yazarını bilemediğim için yazamadım.





